Geçmişten Geleceğe Sinema, Televizyon ve Tiyatro Yolculuğuna Ne Dersiniz ?

Bugünlerde yapacak değişik bir şeyler bulamıyoruz, gerçi bulsak bile bunu uygulamaya koymak için yeterince vaktimiz olmuyor. Günümüzün hızlı ve monoton yaşamından yeri geliyor hepimiz yakınıyoruz. Artık bu bizim doğurduğumuz bir neden mi yoksa katlanmak zorunda olduğumuz bir sonuç mu tam bir muamma…
Beyoğlu’na çıkmak diye bir deyim varmış eskiden, sevgililer el ele tutuşur Taksim sinemalarına gidermiş. Zaman o zamanın şartları tabi, her şey bu kadar elimizin altında değilken insanlar vakitlerini böyle değerlendirirmiş. Şimdi ise çoğumuz televizyonumuzun karşısındaki kocaman ve rahat koltukları tercih ediyoruz. Yoksa hangimiz sevmez ki Yeşilçam’ın o entrika dolu filmlerini, Hulusi Kentmen’in pala bıyıklarını, Türkan Şoray’ın bakışlarını…
Geçenlerde gittiğim bir müzeden bahsetmek istiyorum. Aslında müzeden ziyade günümüze kadar gelen Türk Sinema, Televizyon ve Tiyatrosu’nun efsaneye dönüşen eserlerinin sergilendiği , bir yandan da yükselen film müzikleri ve replikleri ile insanın kendini o döneme ait hissettiği nadide mekanlardan. Üstelik bu müze çok uzağımızda da değil, bazılarımızın her gün yakınlarından geçip belki de hiç fark etmediği Galatasaray Meydanı’nda.


Müzeye girdiğimiz anda başlıyor yolculuğumuz, duvarlardaki fotoğraflar ve tanıdık simalar bizi gülümseyerek selamlıyor. Toplamda dört kattan oluşan müzede, ilk iki kat sinema ve televizyon sektörüne ayrılmış. İkinci kattta; film afişleri, kayıt cihazları, kameralarla nostalji kelimesine hakkını verircesine mağrur bir şekilde sergilenen eşyalar, üçüncü katta tiyatronun nadide oyuncularına ve eserlerine ayrılmış kitaplığa bırakıyor yerini. Herkesin ücretsiz faydalanabileceği; sinemadan televizyona, tiyatrodan edebiyata kısacası hemen her alanda faydalanabileceğimiz 60.000 kitaptan oluşan arşiviyle geniş kütüphanesi, hali hazırda ziyaretçilerini bekliyor. Dördüncü katta ise Türker İnanoğlu’nun 54 yıl boyunca mesleği ile ilgili almış olduğu ödüller, Erler Film’e ait afişlerin ve fotoğrafların sergilendiği Türker İnanoğlu “Türk Sinemasında 50.Yıl’’ Salonu bulunuyor. Bu müze, yolculuğumuzun sonunda enfes menülerinin yanında tadına doyulmaz panoramik Boğaz manzarası eşliğinde keyifli sohbetler için tasarlanmış Teras Cafe ve Restorant yer alıyor. Bu müze Türk sinema ve televizyon dünyasına genç yaşta adım atmış ve merdivenleri emin adımlarla tırmanmış Türker İnanoğlu tarafından 1996 yılında “Türker İnanoğlu Vakfı” kısaca “TÜRVAK” adıyla kurulmuş. Türk sinema ve televizyon sektörlerinde 54 yıl boyunca gerçekleştirdiği ilklerle adını duyuran Türker İnanoğlu, 2001 yılında kurmuş olduğu “TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi ve Sanat Kitaplığı”nı Beyoğlu’ndaki yeni binasına taşımış. Türkiye’nin ilk ve tek sinema ve tiyatro müzesi olan TÜRVAK, yeni binasının kapılarını Ocak 2011′de İstanbullu nostalji meraklılarına açmış. İçeride sergilenen tüm eşya ve eserler özenle toplanmış ve bizim gibi genç meslektaşlara sektörün temellerini anlayabilmemiz için miras olarak bırakılmıştır.
Müzede, dönemlerinde kullanılan montaj makinaları ve kameralar ilgimi çekti. Sanki daha dün çekimler bitmiş ve bugün sergileniyorlarmışçasına sağlamlık, sağlam oldukları kadar da tarih ve geçmiş kokuyor. Bu duyguyu bilirsiniz, uzun yıllar kenarda bekletilmiş kitaplardan da gelir bu koku… Tabi ki balmumu sergi odasını unutmamak lazım. Kendine özgü selamıyla Sadri Alışık’a, akıllara kazınan neşeli kahkahalarıyla içimizi ısıtan Adile Naşit’e ve daha nice ustaya uğramadan geçmeyin. Ve son bir not daha; rahatlıkla inceleyebileceğiniz kara kaplı defterlerde çeşit çeşit senaryoları okuyabilme imkanımız var.
Eğer siz de bu aralar zamanınızı eğlenceli bir tarih yolculuğuyla değerlendirmek için aktiviteler arıyorsanız ve yolunuz İstiklal’e düşerse eskilere bir yolculuğa ne dersiniz ?

Y Kuşağı, Satın Alma Alışkanlıkları ve Marka Elçileri

Her gün yeni bir stratejinin uygulanma ve hedef konusu olan kuşak şüphesiz Y kuşağı. Peki  ”Z neden değil?” diyorsanız eğer, onların biraz daha zamanı var: yaşları ufak ve satın alma davranışlarını ebeveynlerinin kontrolü ile yapıyorlar.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye nüfusunun %25’i Y kuşağında bulunuyor. 15-25 yaş arası ise 16 milyon genç var. Türkiye’nin bu demografik yapısı doğal olarak pazarlamacıların, Avrupa’dan farklı olarak 1977-1994 arasında doğan Y kuşağı olarak adlandırılan gençleri daha dikkatle dinlemesi gerektiğini gözler önüne seriyor.
Kısaca bu kuşağın satın alma özelliklerinden bahsedelim:
  • Temel özelliği internetin bir numaralı iletişim araçları olması. Tüm işlerini internet veya mobil platformlar üzerinden yapan bu kuşağa ulaşmanın yolu da markaların interneti ve sosyal medya mecralarını aktif bir şekilde kullanmalarından geçiyor.
  • Üretkenlik konusunda biraz daha gerilerde kalan bu kuşak daha çok takipçi olarak kalma eğiliminde.
  • Bu kuşak oldukça narsist ve bireyci. Kimsede olmayana sahip olmak, bir giydiğini tekrar giymek istemeyen cinsten.
  • Büyükçe bir enformasyon havuzuna hapsedilmiş, bilgiye ulaşmaya muhtaç bir kuşak aslında.
  • Bu kuşağın yıllık alım gücü ortalama 7.000 TL olarak belirtiliyor. Bu kuşağın alma gücü kısıtlı olsa da anne-babaya aldırma gücü daha fazla. Anne, babaları alacakları her üründe onlara danışıyor ve onlardan fikir alıyorlar. Özellikle teknoloji ürünlerinde;  televizyon, cep telefonu, bilgisayar, ses sistemleri…
  • Alışveriş süreçleri, X kuşağına göre biraz farklı. Online alışverişi en aktif onlar kullanıyor. Bir ürünü görüp hemen almak yerine fiyat karşılaştırması yapıyor, alışverişten önce sosyal medya kullanıcılarının yorumlarını okuyorlar. Özellikle bloglara ve forumlara göz atıyorlar. Hatta bu konuda sözlüklere bakanların sayısı da oldukça fazla.
  • Onlara “trendlerin dinamosu” deniliyor.
  • Yeni bir ürünü sadece yeni olduğu için almıyorlar, önce marka değerleri konusunda ikna olmaları gerekiyor. Bir gencin hayatına dahil olmak için onlara vakit geçirmek isteyecekleri bir deneyim tasarlamak ve onlarla “sosyalleşmek” gerekiyor.
  • Bu kuşak ürün ya da hizmeti çok zor beğeniyor ancak çabuk sıkılıyor. Bu yüzden markaların yenilikçi olması ve bu kuşağı sürekli tatmin etmesi şart.
  • Y kuşağı reklam bombardımanının farkında ve bunlardan bıkmış bir kuşak. Kuru bir reklam onlar için çok bir şey ifade etmiyor. Dokundukları, tecrübe ettikleri ve ortak bir süreç yaşadıkları markalar onlar için daima bir adım önde.
  • Ücretsiz her uygulamanın en sıkı takipçisi onlar. Ücretsiz dakikalar, kısa mesajlar, sinema biletleri ve menüler… Onlar kendilerine bu fırsatları sağlayan markalara karşı hoş bir tutum sergiliyorlar. Bu tutumlar her zaman davranışa dönüşmek zorunda değil. Edinilen tutum bile marka için büyük bir kazanım.
Gelelim Y kuşağının pazarlamadaki önemine. Neden bu kuşak bu kadar analiz ediliyor, niye pazarlamacılar onlar için özel projeler geliştiriyor ve onların peşinden koşuyor?
Çünkü araştırmalar gösteriyor ki, bu yaş aralığında tercih edilen markalara karşı sadakat oranı çok yüksek. Sonraki yaşlarda kullanılacak olan birçok markaya karar verme zamanı bu yaş aralığı.
Son zamanlarda markalar, özellikle üniversitelerin kampüs içlerine girerek, pazarlama ve tanıtım faaliyetlerini Marka  Elçileri ile gerçekleştiriyor. Marka elçileri bu sadakati oluşturmak için soft anlamda alttan alta çalışıyor.
Peki kimdir bu Marka Elçileri ve neyi, nasıl yaparlar?
Marka elçisi markaların kampüsteki ayak izleri, gözü, kulağı ve takipçileridir. Markaları yakından tanıyan ve markanın yayılımını yapan, elde ettiği deneyim verilerini sosyal medya mecralarında paylaşan, reklam kokmadan reklam yapabilen öğrencilerdir. Kısacası markaların kampüslerdeki çalışanları ve ekip üyeleridir.
Bu öğrenciler üniversite kulüplerindeki aktif öğrenciler arasından özenle seçiliyor  ve çoğunlukla gençlik ajansları tarafından yönetilerek kampüslerde marka algısının arttırılması için kullanılıyorlar. Bu elçiler okul içi öğrenci etkinliklerini takip ediyor ve hangi etkinliklere sponsor olunması gerektiği gibi konularla da ilgileniyorlar.
Yaratıcılık sınırlarını sonuna kadar zorlayıp farklı yöntemler üretebiliyorlar. Mesela fotokopi merkezinde çoğaltılan ders notlarının arasına markasının kampanyalarını koyup çok kişiye ulaşmasını sağlayabiliyorlar ya da okulda popüler olan kişileri bir etkinlikte bir araya getirip onlarla güzel vakit geçirirken aynı zamanda da markasının tanıtımını yapıp okul içi bir ağızdan ağıza pazarlama (Word of mouthing) başlatıyorlar.
Öğrencilere yine öğrencilerin içlerinden onların bulduğu yollarla tanıtım yapmak öğrencilerin markalara karşı oluşturdukları sadakat duygusu için oldukça önemli ve etkili.
Kısacası, Y kuşağı farklı dinamikleri ve hayatı algılama yöntemleri ile markalara da ilginç bakış açıları kazandırmaya devam ediyor.

Underwater Suicides

“Herkes ölümünü hazırlıyor bir şekilde, yalnızca yolları farklı. Tüketerek, harcayarak, hoyratça yaşayarak… Bilmeseniz de bir seçiminiz var sonunuz için.” UWS
Şimdi siz başlığa bakıp “intiharın sualtı mı olur, intihar intihardır” diyebilirsiniz. Aslında belki de intihar yerine bir köklere dönüştür bu eylem, %70 sudan oluştuğumuza göre.
Mehmet Turgut’un son sergisinden bahsediyorum. Yaratıcı bir fotoğrafçı, kayda değer bir bağlam, etkileyici ve düşündürücü kareler ve az biraz teknoloji müdahalesi… Tabii, unutmamak lazım; bir serginin içeriği kadar sergi alanı da önemli. Düşünüyorum da bedenimizin yarısından fazlasına sahip bir gücün karşısında yine bedenimizin görünmeyen hâkimi olan ruhumuzu etkileyecek, beynimizi ve ruhumuzu teslim alacak terk edilmiş bir fabrikadan daha iyi ne olabilir ki? Tıpkı sergi için seçilen Hasköy Yün ve İplik Fabrikası gibi. Bu kez bu terk edilmiş fabrika bir çevre duyarlılığı projesine ve bilinçsiz tüketilen her bir damla suyun bizi adım adım intihara sürüklediği gerçeğine ayna tutmak için ziyaretçilerine açıldı.

12 kişilik bir ekip tarafından tamamı su altında olmakla birlikte çeşitli intihar başlıklarına uygun; 6 fotoğraf, fotoğraf karesi metinleri ve sahne arkası görüntülerinden oluşan sergi; bize yalnızca ölümün varlığını değil aynı zamanda insanoğlunun bu doğal sürece hızlı müdahalesini de anlatıyor. Kaçınılmaz sonun ne kadar mutlu olabileceğini sorguluyor. Eeee, neticede her son mutlu değil.
Bugüne kadar birçok toplumsal soruna ve çevre duyarlılığına dair yaptığı çalışmalarla dikkat çeken sanatçının bu sergisi de kesinlikle hatırlanmaya değer olacak deneyimlerimiz arasına girecek. İster çevre duyarlılığı için, ister yaşam mücadelesi karşısındaki acizliğimiz için… Nefes aldığımız her an peşimizdeki mutlu(!) sonun aslında ne kadar yakın ve -kısmen de olsa- ne kadar avucumuzun içinde olduğunu gerçeğini görmek için belki de. En yalın haliyle şunu çıkarabiliriz: “ Biz kalamadık, bırakalım en azından sular temiz kalsın.” Daha ölmeye değer bir şey için ölelim mesela, bir türlü sahip çıkamadığımız doğanın öfkesinden değil.
Mehmet Turgut’un “Underwater Suicides” sergisinden yola çıkarak hayatı ve yaşama tarzımızı sorgulamaya çalıştığım bu yazıyı genel geçer bir nasihatle bitirmem uygun olsa da ben yine de bedenimizin ¾’ünü oluşturan bir maddeyi daha fazla sorgulamayacağım. Ne yaparsak yapalım zamanında yapmadıklarımız için artık yapacak bir şey yok. Şansımız mı? Tabi ki hepimiz ona inanıyoruz ama atlayamayacağımız bir gerçek var ki: Su kendi başına elbette yolunu bulur; ama insanlar o kadar şanslı değil…

Ben Daniel Rojo



Hayat benim için bir oyundu ve ben bu oyunu oynamayı çok seviyordum. Franco ölünce Barselona’da herkes Katalan kesildi, komünist oldu. 13 yaşındaydım. Lou Reed dinliyor. Bukowski okuyordum. 15 yaşında eroinman oldum. Babamın cebinden para çalıyor, mafia gibi giyinmeyi seviyordum. Güzel kızlarla çıkıyor, sokakta başım belaya girdiğinde belimden silahımı çıkartıyordum. Hayatın bir oyun olduğunu 16 yaşında koluma dövme yaptırdım. Sonra soygunlara başladım, evler, eczaneler, dükkanlar ve sonunda bankalar. 1986’da hapishanede hepatit kaptım, sonra da Aids oldum. İkisinden de yırtmayı başardım. Her çıktığımda bankalara dadanıyordum. Haftada beş banka soyduğum olmuştur. Bütün kariyerimde de 500 olmuştur galiba… Soygun da futbol gibidir. İdman yaparsın; oynadıkça,çaldıkça daha iyi olursun. Bana Milyoner lakabını taktılar. 1989’da La Modelo hapishanesinden çıktığımda bir kafeye gittim, 2 saat sonra bir başka bankayı soymaya karar verdim ve soydum. Şimdi 50 yaşına geldim. Barselona’da Zaragoza mahallesinde yaşıyorum. Artık temizim, uyuşturucu kullanmıyorum, içki içmiyorum, kendimi aileme adadım. Kendimi o hayattan kurtardığımda sene 1997 idi. Boyum 1.95 kilom 120. Yakın koruma olarak çalışıyorum uzun yıllardır. Rolling Stones’un İspanya turnesinde de yanlarında olan bendim. Futbol dünyasına Rijkaard sayesinde girdim. Benden futbolcuları Barselona’nın gece kulüplerinde arkalarını kollamamı istemişti. Çok içip kendi başına eve dönemeyecek olanları sırtlayıp evlerine bırakıyordum. Peşlerinde çok kadın vardı. Bir gün futbolculardan biri, gece kulübünde VIP bölümünde iki kızla sevişirken, kızlar telefonlarıyla fotoğraflarını çekmişler. O telefonları imha ettim. Benim işim onları Barselona’da temiz tutmaktı. Cruyff ve Neeskens hayranıydım çocukluğumda. Messi’yi idmanlara götürür getirirdim. Onun hayatta anlatacağı fazla hikayesi yoktur. Yemek yerken benim soygun maceralarımı dinlerdi. Messi bu yaşa kadar sadece futbol oynadı ve çalıştı. Hayatı keşfettiğini sanmıyorum. Belki bundan sonra tadını çıkartır hayatın. Rijkaard gidince işi bıraktım. Arada bir Barcelona maçlarına gidiyorum. Geçen yıl maç çıkışında futbolcuların çıktığı tünelde bekledim. Messi beni görünce sarıldı, Mascherano, karısı ve Messi’nin sevgilisiyle yemeğe gittik. Yemekten sonra arabayı Messi kullanıyor ben yan koltukta oturuyordum. Yerleri değişmiştik. Beni evime kadar bıraktı. Mutlu oldum… Ben Daniel Rojo… Bir zamanlar İan Dury’den, “Sex&Drugs&RocknRoll” dinlerdim… Artık “Milyoner” değilim… (La Gazzetta, La Razon, ABC)

Sosyal Medyada İletişim Stratejileri ve Marka İtibarı

Sosyal medya iletişimi; bireylerin ve kurumların Twitter, Facebook, LinkedIn benzeri sosyal ağlar, bloglar, forumlar, sözlükler, paylaşım siteleri gibi platformlar üzerinden konuştuğu, duygularını ve düşüncelerini paylaştığı, içerik ürettiği ve bu içeriği yorumladığı iletişim türüdür.
Günümüzde insanlar her olayı sosyal platformlar üzerinden konuşup ve yorumlamaktadır. Bir kurum veya organizasyon hakkında yapılan en ufak bir yorum dakikalar içerisinde milyonlarca kişiye ulaşabilmektedir. Her kurum, sosyal medyada hedef kitlesinin kurum/marka hakkındaki konuşmalarını takip etmeli ve onların konuşmalarına katılabilmelidir. Tüketici sosyal mecralarda var olma nedeninizi kar amaçlı değil, onların sorunlarını çözebilmek ve onlara fayda sağlamak olarak algılamalıdır. Şunu çok iyi biliyoruz ki insanı odak noktasına almayan kurumlar gün geçtikçe eriyecekler. Bunun sebebini iki genel çerçevede özetleyebiliriz; müşterilerin artık daha çok seçeneği var ve müşteriler duygusal bağ kurdukları markaları tercih ediyorlar. Ayrıca insanlar çok hızlı bir şekilde bir markadan diğerine geçebiliyorlar. Tabi bunların yanında, sosyal medya iletişiminde en önem verilen nokta insanların marka hakkında olumlu bir şekilde konuşmasını sağlayabilmektir. Müşteri günümüzde diğer müşterilere güveniyor. O yüzden pazarlamacıların en önemli hedeflerinden biri de müşterilerinin içinden marka elçileri yaratmak ve onların markaları hakkında diğer insanlarla konuşmasını sağlamaktır. 16-24 yaş arası insanların %64 ü satın alma kararını arkadaşlarının ya da diğer insanların yorumlarına göre verdiklerini biliyoruz.
Dijital çağ ile birlikte pazarlamada da yeni kurallar ortaya çıktı. Eskiden şirketler satın alınan medya ( TV, Dergi vs) üzerinden kendi reklamlarını yapıyorlardı. İnsanlar sadece gördükleri reklamlar veya çevresinde o marka ile ilgili bir deneyimi olan insanlardan bilgi alabiliyorlardı. Bu da ekonomik durumu güçlü olan markaların kendilerini yıkılmaz olarak görmesine yol açıyordu. Web 2.0′a geçiş ile birlikte tüketiciler; forum, blog veya sosyal mecralarda kurdukları sayfalar ile kendini yıkılmaz olarak gören şirketleri bile tedirgin etmeye başladılar ve bu dev şirketler Web 2.0′ın hayatımıza girişiyle tüketicilerin isteklerine göre kendilerini konumlandırmaya başladılar.  Son zamanlarda çok sıklıkla dile getirilen bir örnek; Turkcell, Neşet Ertaş’ın ölümünden sonra attığı mesaja gelen tepkiler üzerine bir PR krizine girdi. Belki kısa vadede maddi anlamda çok büyük bir kaybı olmasa da, insanların kafasındaki Turkcell imajı biraz değişti. Kötü bir olayı marka için fırsata çevirmek bazen ters tepebiliyor. Böyle durumlarda duyarlılık göstergesi adı altında kurumunuzun kazanım elde etmesine çalışmanız tüketici nezdinde hoş karşılanmamakta. Tüketiciler bu hoşnutsuzluklarını sosyal mecralar da dile getirmekte, bu durum şirkete PR krizi olarak geri dönmektedir. 
Sadece kurumdaki yöneticiler değil, o kurumda çalışanlar da sosyal medyada çalıştığı kurumun temsilcisi oluyor. Kurum hakkında yaptıkları olumlu veya olumsuz yorumlar, kurum algısına direkt etki ediyor.Bu sebepten ötürü, kurumlar kendi çalışanlarını hoşnut tutmak ve onları marka elçisi yapmak için çaba harcıyorlar. Eğer çalışanınız işinden memnun değil ve bunu da sosyal platformlar aracılığıyla paylaşıyorsa bir anda beklemediğiniz bir sosyal  medya krizi ile karşılaşabiliyorsunuz.
Domino’s Pizza’nın 2 çalışanı tarafından çekilen bu görüntüler sonrasında bir anda kendisini medya krizinin içinde buldu. Başlangıçta sessiz kalmayı tercih ettiler ama olay unutulmak bir yana daha da alevlendi. 2 gün sonra sitelerinden bir özür açıklaması yayınladılar. Dominos ABD Bölge Sorumlusu, Patrick Doyle bir video yayımladı ve herkesten özür diledi. Bunların yanında sosyal ağlarda hesaplar açılarak her şikayete tek tek cevap verildi ve her bireyle özel olarak ilgilenildi.
Sonuç olarak, sosyal mecralarda tüketiciye karşı samimi olun, onları dinleyin ve isteklerini yerine getirmeye çalışın. Sosyal mecralarda insanların kurumunuz hakkında ne konuştuklarını iyi takip edin. Eğer insanlar tarafından eleştiriliyorsanız, çok hızlı reaksiyonla bu durumu hiç kimseyi kırmadan çözmenin yolunu bulun.

Hepimizin Medyası

Günümüzde toplum yararından çok reyting ve tiraj kaygısına düşen medya, herkesçe bilindiği gibi, insanlar üzerinde çok büyük olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Özellikle reklamcılık sektörü toplumu bilerek yanlış yönlendirmekte ve bunun sonuçları çok ağır olabilmektedir. İnsanların zaaflarından yararlanan reklamlar, sundukları ürün ve ya hizmetin piyasanın en iyisi, en mükemmeli olduğunu savunmakta, çarpıcı ve etkileyici reklam filmleri, reklam afişleri hazırlayıp bunu günümüz toplumunun gözüne sokmaktadır. Bundan yıllar önce elimizdeki ürün veya hizmetle ilgili tek bilgi bu reklamlardı ve insanların bu reklamların doğruluğunu sorgulayabilme ve ürün hakkında doğru bilgi edinme şansları çok azdı.
Tabi günümüz reklamcılığı dediğimiz gibi çok zalim. Fakat buna çok iyi ve geniş bir alternatif olarak internet medyası da günümüz medyasının bir artısıdır. Reklamda gördüğümüz ürün veya hizmetin doğruluğunu çok rahat bir şekilde sosyal medya ve alışveriş sitelerindeki yorum bölümleri üzerinden sorgulayabiliriz. Elimizde bir ürün olduğunu varsayalım. Reklamlarda ürünü gördük ve ilgilendik fakat sadece reklama güvenemediğimiz için ürünü almaktan çekiniyoruz. Bu ürünün artılarını ve eksilerini herhangi bir arama motorunda aramaya kalktığımızda karşımıza alışveriş sitelerindeki, bize yeterince bilgi veren kullanıcı yorumları çıkacaktır. Bunun yanında sosyal medyada ürün hakkında bir sürü yorum okuyabilirsiniz ve bu yorumların hepsi objektiftir.
Sadece bununla da kalmaz. İnternette bize yorum yapma ve yazabilme özgürlüğü verildiğinden beri sosyal medyadaki herkes aslında ufak çaplı da olsa bir yazar, bir eleştirmen, bir üreticidir. Bu alanda hem kendimizi ifade edebilir hem de amacımız bu olmasa da başkalarına istemeden yardımcı olabiliriz. Yani tüketmekten çok üretmek için daha doğru bir yaşam için medyayı kullanalım kullandıralım; çünkü günümüz medyası hepimizin medyasıdır.

Dijital Girişim

Dijital girişim; insanların ihtiyaçlarını karşılamak veya onların ilgisini çekebilecek fikirlerin İnternet, Web 2.0 ve Mobil üzerinden uygulamaya dökülmüş haline denir. Dijital girişimcilik sektörü Türkiye’de özellikle de son dönemlerde bir hayli revaçta. Dijital ajansların, düşük bütçeyle büyük işler yapması reklamcılık sektörüne ilham vermiş durumda. Ama bu durum biraz yanlış anlaşılmış sanırım. Zira bu durum, bir fikir yaratabilen ve kod yazabilen herkesin; herhangi bir pazar araştırması, müşteri ilişkileri ve ya inovasyon konusunda bilgi sahibi olmadan heyecanla dijital dünyaya geçiş yapmasına sebep oluyor. Zengin olma hayalleriyle sektöre giren bir çok kişi, bu dünyadan çoğu kez hayal kırıklıklarıyla dönüyor.

Bir fikrin dijital ortamda kalıcı olabilmesi için girişimci, yatırımcı ve inovasyon bir arada bulunmalıdır. Bunlardan bir tanesinin eksik olması girişimin kalıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Hiçbir fikir (-ki isterse bu dünyanın en iyi fikri olsun) arkasında ekonomik güç olmadan bir yerlere gelemez. Twitter’a rakip olarak konumlanan ve bunu sitesine reklam almadan yapacağını duyuran App.net yönetimi, sitenin sektörde kalıcı olabilmesi için crowdsourcing yoluyla insanlardan maddi destek talep etti. Tabi bekledikleri ücretin yaklaşık iki katını da aldılar ama eğer bu destek gelmeseydi, App.net’in bu girişimi  yanlış bir girişim örneği olarak hafızalarımızda yer edecekti. Bunun yanında, bir fikriniz var ve bu fikre maddi destek de buldunuz ama inovasyon yapmadan bu işe giriştiyseniz sonuç sizin için yine hüsran olacaktır, çünkü insanların ihtiyaçlarına karşılık vermeyen projelerin ayakta durması çok zordur.

Türkiye’de fikirlerinize maddi destek alabileceğiniz birden çok alternatif vardır. İlk olarak Türkiye’de Proje ve İnovasyon alanında birçok yarışma düzenlenmektedir. Bu yarışmalardan başarıyla ayrıldığınız taktirde projenizin hayata geçmesi için gerekli maddi desteği elde edebilirsiniz. Bunun yanı sıra melek yatırımcılar ve risk sermayedarları kar amacıyla gelecek gördükleri fikirlere destek olabilirler. Melek yatırımcılar, uzun vadede fikrinizin projeye dönüşmesinde yardımcı olurlar ve proje kar edene kadar da destek verir, fakat buna karşılık projede büyük yüzdeler isterler. Risk sermayedarları ise para kazanmaya başlamış olan girişimlere destek olup onların büyümesine yardımcı olurlar ve bu gerçekleştiği zaman da kendi paylarını satıp karlarını ederler ve ardından da projeden ayrılırlar. Melek yatırımcılar diye adlandırdığımız grup, çoğunlukla yurt dışında denenmiş ve tutmuş olan girişimleri yerelleştiren fikirlere destek olurlar. Ayrıca bir pazarda eksik görülen ve bu eksiği giderip pazarın ihtiyaçlarını giderecek, kar etme ihtimali yüksek, organizasyonu düzgün yapılmış fikirleri desteklerler.

Sonuç olarak, başarılı bir girişim yapabilmek için sadece iyi bir fikre değil, bulduğunuz fikrin insanların ihtiyaçlarına cevap verebilmesi gerekir. Tabi bunların yanında, projeniz uygulamaya döküldüğü zaman onu destekleyecek maddi kaynağı da sağlamak zorundasınız.  Eğer elinizde gerçekten iyi bir proje var ise, maddi kaynak bulmak konusunda alternatifleriniz bir hayli fazla.